Sabahları 7-9 , akşamları 17-18 arası Best FM'de insanları güldüren, programlarında sigaraya karşı büyük savaş veren bir radyo kahramanı O. O'nun adı Cem Arslan, nam-ı diğer Gazor. Gazor ile radyodan, televizyondan, sigaraya karşı verdiği savaştan ve bayan sürücülerden konuştuk.
Cem Arslan kimdir, bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
25 Mayıs 1970 İstanbul doğumluyum. İlk ve orta öğretimimi Küçük Yalı’da tamamladım. Liseyi Kadir Has Lisesinde okudum. Kadir Has Lisesi mezunuyum. Tabi lise bittikten sonra bizde çoğu Türk genci gibi üniversiteyi kazanamadık. Fakat üniversiteyi kazanamadıktan sonra neticede bir çok iş yaptık. O ara Açıköğretime girdim. Sonradan da o zamanki şartlarda hem Açıköğretime devam ettim hem de çalıştım. Daha sonrasında çalışma hayatı biraz daha ağır bastı. Bazı sıkıntılar oldu. Bunun sonucunda çalışma hayatı daha ağır basınca Açıköğretim birinci sınıftan terk olarak sonlandı eğitim hayatım. Mezuniyet anlamında lise mezunluğunda kaldık.
Radyoculuk hayatına nasıl başladınız?
Radyoya başlangıç biraz filmlerdeki gibi oldu. Bir Amerikalı vardı televizyon kuracaktı ve Türklerin de işin içinde olması gerekiyordu. Bize bir araba verdiler, bütçe verdiler, sınırsız gezin, tozun, Türk insanını Amerikalılara tanıtın diye. Benim için de bu adamı gezdir, tozdur Türk insanıyla tanıştır derken bir nevi macera filmlerinde olduğu gibi bir olayın içine girdik yani. Her deliğe girdik çıktık. Türk insanı şunu yer şurda yaşar, şöyle yapar, böyle yapar şunu sever şunu sevmez gibi. Bunlar bana mesleği öğretti. Ben de onları Türk insanının medyatik anlamdaki zevklerinden haberdar etmeye çalıştım. Daha sonrasında onlar Amerika’ya geri döndü ve Kanal 6’ya bir transfer olayımız oldu. Kanal 6’dayken de bir arkadaşımın, sevgili Nilgün Kutlu’nun ön ayak olmasıyla beraber radyoya başladım. Nilgün “hadi senle de bir radyo programı yapalım” dedi ve ön ayak oldu. “Ya benim ne işim var radyoyla, radyo filan istemiyorum” derken kendimi bu işin içinde buldum. İşte her zaman söylüyorum bizim sektör öyle bir sektör ki sizin isteğinizden ziyade sektörün sizi içine alabilmesi önemli. Bizim de öyle başladı ve o gün bugündür böyle gidiyor.
Daha sonra Nilgün programlara yetişememeye başladı, ailevi sebeplerden dolayı ve radyo programını bırakmak zorunda kaldı. Sonradan radyo da satıldı zaten. Radyo Fener’de başlamıştım radyo programına. O zaman Aziz Yıldırım’ın radyosuydu, 97.5 Radyo Fener. Ama Aziz Yıldırım o zaman Fenerbahçe’nin başkanı değildi. Kadıköy gruplarından birinin başkanıydı. Radyo Fener satılınca bir müddet radyosuz kaldık. Radyosuz kalınca anladım radyoculuğun hakikaten benim işim olduğunu. Benim içimde bir radyo aşkı, radyocu olma bilinci varmış. Bu bir- iki yıllık süreç bana bunu öğretti. İlk başlarda sektör beni içine çekmişti ama ondan sonra ben sektörde arayış içine girdim. Nerede yapabilirim radyoculuğu derken Radyo Klas’tan teklif geldi. O zaman Radyo Klas’ın başında Kadir Çöpdemir vardı. Hafta sonları yine başka bir bayan arkadaşımla ‘İkisi Bir Arada’ diye başka bir program yapmaya başladım. Pervin’le yapıyordum bu programı. Sonra Pervin’de evlenip gitti. Ben tek başıma devam ettim. Altı ay boyunca hafta sonları program yaptıktan sonra yaptığımız program çok beğenildi. Çok reyting aldı. Hem Kadir Çöpdemir hem de diğer yöneticiler programın hafta içi de olmasını arzu ettiler. Ve hafta içinde de programı yapmaya başladık. Program baya bir sevildi. Sonradan Best Fm’e bir geçiş oldu.
Mikrofon başına geçtiğiniz ilk günü hatırlıyor musunuz?
Evet hatırlıyorum. Mikrofon başına ilk kez Radyo Fener’de geçtim. Ama o dönemde şöyle bir sıkıntı vardı: Ne Rtük vardı ne başka bir şey. Yani bize dur diyen de yoktu, devam et diyen de. Yaptığınız iş güzel olmuş diyen kimse de yoktu, yaptığınız iş kötü olmuş diyen kimse de yoktu. Hani bu içeriği kullanamazsın, bu kelimeleri kullanamazsın, bu konulara giremezsin, bu konular toplum açısından sakıncalıdır diyen bir devlet tarafı, yani Rtük yoktu. Dolayısıyla o zaman kötü bir şey yaptığımız zaman, birilerinin canını sıktığımızda insanlar tepkilerini radyoyu arayarak, mektup atarak belirtiyordu sizden şikayetçiyiz diye. Tabi 15 sene önceden bahsediyorum. 15 sene öncenin toplum yapısı bugüne kıyasla her tür konuyu kaldıramıyordu. Mesela erotik bir espiri olsun, ya da dini içerikli bir espiri olsun veya spor konusunda olsun, insanlar kaldıramayabiliyordu. Yani Türkiye’de din, spor ve erotizm konuşacaksanız eğer, bunun çizgilerinin çok iyi belirlenmiş olması lazım ve hangi çizgiler içinde bu konulara el atacağınızı iyi bilmeniz lazım. İşte biz bu zorlukların olduğu dönemde başladık. Ne yapacağımızı bilmiyorduk çünkü bizden öncesi yoktu. Ne yapmamız gerektiğini de bilmiyoruz, ne yapmamamız gerektiğini de bilmiyoruz. Hani yüzme bilmeyen birini denize atarsın, yüzdü yüzdü yüzemedi boğuldu gitti misali. Biz radyo programına bir nevi öyle başladık. Şimdi başlayan arkadaşlar ise bir yandan şanslı bir yandan şanssız.
Nedir bu şans ve şanssızlıklar?
Şanslılar çünkü kendileri hazır değillerse eğer; içerikleri tam dolu değilse bir müddet küçük radyolarda başlıyorlar, küçük radyolarda programlarını yapıyorlar, eksiklerini görüyorlar, hangileri beğeniliyor, hangileri beğenilmiyor bunu anlıyorlar. Beğenilenlerin üzerine gidiyorlar beğenilmeyenleri çıkartıyorlar filan. Böyle ayarlamaları yapma imkânları var. Ama tabi bu da uzun sürüyor. Hani dedik ya bir yandan da şanssızlar, işte bu evrenin uzun sürmesi şanssızlıkları. Siz hakikaten yeterli iseniz, iyi bir program yapıyorsanız az önce dediğim metodla ünlenmeniz ya da daha iyi radyolara geçmeniz biraz uzun sürüyor. Ama bizim başladığımız dönemde bu evre biraz ateşle oynamaktı. Yani ilk gün son gün de olabilirdi. Allah’a şükür o virajı iyi aldık. Tabi ki benim radyo programına başlamadan önce televizyon geçmişimin olmasının bana çok faydası oldu. Medya dünyasıyla tanışmış olmam, o dönem Sabah gibi Türkiye’nin en büyük medya kuruluşu içinde çalışmış olmam ve insanlara hitap etme yöntemini, değinilecek konuları hangi sınırlar içinde işleyeceğimize dair yöntemleri iyi bildiğim için bunlardan çok faydalandım

Programlarınızın ismi olan ‘Gazoz Ağacı’ ve ‘Gazor’ isimlerinin ortaya çıkışı nasıl oldu?
Radyo Fener’den Radyo Klas’a geçtiğimde ‘İkisi Bir Arada’ya devam ettik. Orda da ilk önce Nilgün’le başlamıştık sonra Pelvin’le devam etmiştik. Daha sonra Pelvin’de gidince tek başıma kaldığım için ve programın da isminin ‘İkisi Bir Arada’ olamayacağı için bir isim bulmamız gerekti. Bunun üzerine çeşitli isimler bulduk 11-12 tane. Kadir Çöpdemir isim listesini aldı eline sıradan olmaz, olmaz diyerek çizdi isimleri. Gazoz Ağacı ismi son sıradaydı. Ben dedim ki “Abi bunu da çizme bari, program isimsiz kalmasın.” Program ismi “Gazoz Ağacı” oldu bunun üzerine. Yani program isminin seçilmesinin hikayesi böyle. Ama ismin listeye girmesinin hikayesi ise şöyle: “O senin dediğin Gazoz Ağacı orda burada çıkmaz” diye bir laf var, hani eski edebiyatçıları kullandığı “Dam Üstünde saksağan vur beline kazmayı” gibi bir şey. Birisi saçma bir şey söylediğinde ya da abartılı bir yorum yaptığında veya kabul edilemez bir yorum yaptığında “o senin dediğin gazoz ağacı orda burada çıkmaz” falan derler. Şuan 2 saat ama eski radyoda 3 saatlik bir yayın yaptığımız için güzel konuştuğumuz anlar da oluyordu, saçmaladığımız anlar da oluyordu. İşte buradan çağrışımla Gazoz Ağacı ismini koyduk.
Gazor da bu Gazoz Ağacı’nın içinden gelen bir şey. Hani Superman, Spider Man gibi kahramanların afili isimleri olur ya, bizimki de Gazozdan gelen, bir kahraman, radyo kahramanı. Hani Gazoz Ağacı gezegen gibi ya, nasıl Kripton’dan Superman çıktıysa Gazoz Ağacı’ndan da Gazor’u çıkarttık, Production müdürümüz Cengiz’in önerisiyle. Bilinen bir anlamı yok yani.

“İnsanlarımız cebinde Amerikan sigarası ile sınıf atladığını sanıyor”
Programlarınızda sigaraya karşı bir savaş içerisindesiniz. Bu konu hakkında neler söyleyeceksiniz?
Amerika’da son 10 yıldır sivil toplum kuruluşlarının veya benim gibi adamların mücadelesiyle sigara kullanımı %50 azalmış. Fakat sigara artışı azalmamış. Sigara fabrikaları üretimlerine yine dolu dizgin devam ediyor ve sigaradan çok tatlı para kazanıyor Amerika. Kendi halkının sigarası tüketimi %50 azalmış ama satışlar halen eskisi gibi devam ediyor. Ee kim içiyor o zaman sigarayı? Biz içiyoruz, bizim gibi 3. dünya ülkeleri cebinde Amerikan sigarası taşımakla karizma yaptığını sanan insanlarla dolu. Mesela adam bir ortamda “baba sigara içer misin” diyerek tak diye Amerikan sigarasını çıkarıyor, yani “ben artık sınıf atladım, çağ atladım, Amerikan sigarası tüketerek çok iyi yere geldim” demek istiyor. Burada bir parantez açmak istiyorum, madalyonun şu yönüne geliyoruz: Şehit cenazelerinde, günlük hayatımızda..vs Amerika’yı verip eleştiriyoruz. Bizim hiçbir dediğimiz olmuyor, Amerika ne derse onu yapıyoruz, Amerika’nın lafından dışarı çıkamıyoruz şeklinde Amerika’nın bizim üstümüzde kurduğu maddi ve manevi baskıdan yakınıyoruz. Bu gücü Amerika’ya kim vermiş, biz kendi elimizle vermişiz. Biz yeri geliyor ekonomide sıkıntı çekiyoruz, Dünya Bankası’ndan Amerika’nın kefaletinde birkaç milyar Dolar alabilmek için 40 tane takla atıyoruz, yeri geliyor borsamız iniyor çıkıyor yine Amerika’dan destek istiyoruz. Yeri geliyor silah satın almak istediğimizde –ki şuanda terörle üstün bir mücadele veriyoruz- karşımıza yine Amerika etkileri çıkıyor, AB ile ilişkilerimizde yine karşımıza Amerika etkileri çıkıyor. Yani hem maddi hem manevi nerden bakarsan bak Amerika hep bizim ensemizde. İşte Amerika’ya bu gücü biz veriyoruz, hatta en çok da sigara tüketiminden veriyoruz. Beyninden, iş gücünden yararlanmamız gereken insanların uzuvları bu sigara yüzünden yok oluyor. Birçok insanın bacağı kesiliyor, kolu kesiliyor, birçok insan gırtlak kanserinden, akciğer kanserinden ölüyor. Genç beyinler ve iş gücünden yararlanacağımız insanlar sigaradan dolayı kayboluyor. İşte bu madalyonun diğer yüzü.
Aman ortam sigara kokmasın, perdeler sigara koktu, sevişirken öpüşürken ağzı sigara koktu, yanımdaki adam benim üzerime kül düşürdü, leke kaldı falan, bunlar sigaranın salon ağzı zararları. Ben bunları geçtim artık. Bazen beni tanıyan insanlar Cem Arslan’ın yanında sigara içmeyelim, o sigaraya karşı savaş içinde falan diyor. Ben de için diyorum. Sigara içen kişi de benim dostum. Hani bazı sigarayla mücadele edenler de konunun suyunu çıkartıyorlar, “Sigara içiyorsan benle konuşma!”, “selam verme!”, “benim yanımdan git!”, “ben sigara içen adama selam vermem!” gibi. Ben bunu da hoş görmüyorum. Sigara içen kişi de benim dostum, düşmanın değil. Benim en yakın arkadaşlarım da sigara içiyor. Ben onları bıraktırmaya çalışıyorum. Sigara içenlerden uzaklaşarak, onlara sigara içtiği için küfür ederek, kötü sözler söyleyerek, siz sıfırsınız ben bir’im gibi sözler sarf ederek yaklaşmak da iş değil. Benim mücadelemde, içen yine benim yanımda da içsin içecekse. Benim mücadelem samimiyet. Birisi gelip samimiyetle bu sigara hem bana hem cebime zarar veriyor, bırakmak istiyorum derse ben ona yardım ediyorum ama ben hiç kimseye gidip zorla bırak demiyorum. Yaptığım iş birilerine sigara bırakmaya teşvik ediyorsa ne güzel.

“Bayan sürücülerin otomobil kullanamıyor olmasından şikayetçi olmam kadın düşmanı olduğum anlamına gelmiyor.”
Yayınlarınızda bayan sürücülere epey bir laf gidiyor. Rahatsız olmuyor mu bayan dinleyicileriniz?
Oluyor. Ama radyo yayınının önemi ve samimiyeti buradan kaynaklanıyor. Nedir bu samimiyet? Radyo programında eğer dinleyen birileri sözlerinizden rahatsız olacak diye, düşüncelerinizi söylemezseniz, değiştirirseniz samimi olamazsınız. Mesela ben bayan sürücülerin otomobil kullanamamasından şikayetçiyim ve onların otomobil kullanamıyor olması zaten İstanbul trafiğinde sıkıntı yaratıyor. Bu bir gerçekken bayanlar dinliyor, dinleyicim azalır, bayanlar beni dinlemez, bayanlar bana kızarlar, aman reyting gider gibi samimiyetsiz davranışlar içerisinde olursanız o zaman bunun adı radyo programı olmaz. Yaptığınız iş sadece bir çöp olur. Bu konu bir de çok enteresan bir konu. Bir yandan da bayanlar “bir daha seni dinlemeyeceğim, ne biçim konuşuyorsun sen, kadın düşmanı mısın?” gibi sözler söylüyor. Yani bayanların araba kullanamıyor olmasını eleştirmemi benim kadın düşmanı olduğum mantığıyla birleştirdiler. İş bu noktalara da geliyor zaman zaman. Ama bir yandan da benim etrafımdaki araba süren bayan arkadaşlarımın birinci şikayeti de yine bayan sürücüler. Ve bu konuda bana çok fazla geri dönüş de var dinleyicilerden. Aslında insanlar bayanların araba kullanamıyor olmasından şikayetçiler ama bunu itiraf da edemiyorlar tepki gelir diye. İşte karım kızar, kızım kızar, sevgilim kızar, komşum kızar..vs gerekçesiyle insanlar bu fikrini söyleyemiyorlar ama herkes bu fikirde. Benim öncülüğümde insanlar bu konuyu bayağı bir tartışmaya başladılar. Kimisi şaka yoluyla, kimisi ciddi ciddi, kimisi de daha da ciddi, radikalce ayaklanalım, kadınlar araba kullanmasınlar, eylem yapalım gibi düşünenler de var. Kısaca benim bu konuyla yada başka konularla ilgili reyting yada tepki konusunda kaygım yok. Bir radyocu inandığı şeyleri konuşamıyorsa radyocu olamaz, yaptığı program da radyo programı hariç her isimle adlandırılabilir.
Ama kazaları en çok erkekler yapıyor, yine trafikte en çok küfürü yiyenler de erkekler değil mi?
Bu dünyanın her yerinde olan bir konu, sadece Türkiye trafiğinde değil. Ama trafikte bayan-erkek sürücü noktasına gelene kadar bin bir türlü terslik var. Bir kere bizim dünya standartında bir yolumuz yok, haliyle dünya standartında bir trafik akışımız yok. Ben iddia ediyorum, bir Amerikalı, bir Alman, bir İngiliz yani bir Avrupalı veya Amerikalı İstanbul’da araba kullanamaz. Çünkü İstanbul trafiğindeki kurallar dünyanın modern gelişmiş ülkelerindeki kuralların hiçbirine uymuyor. Yani İstanbul’un kendine ait bir otomobil kullanma şekli var. Şartlar böyleyken trafiğin birinci sorunu bayan sürücüler değil. Yine de her şeye rağmen kadın-erkek istatistiğine girdiğimizde erkeklerin bir üstünlüğü var. Çünkü ehliyetli erkek sayısı ile ehliyetli kadın sayısı arasında büyük fark var. Trafikte aktif olarak araç kullanan erkeklerle aktif olarak araç kullanan kadınlar karşılaştığında bilgilerim beni yanıltmıyorsa %80’e %20’lik bir oran var. Tabi ki %80 çoğunluğu olan kazaları da daha çok yapacak, küfürü de daha çok yiyecek, tartışmayı da daha çok yapacak, trafik kurallarını da daha çok çiğneyecek. Yani trafikte en çok erkek varsa tabiî ki olaylarda da en çok erkeğin adı geçecek. Bu bir matematik olayı.
“Hopdedik Ayhan da, Yavuz Seçkin de benim dostum”
Hopdedik Ayhan ile sizi tuttuğunuz takımlardan dolayı düşman gibi gören dinleyiciler var. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
Şimdi tabi Türkiye’nin yarayan kanalarından bir tanesi Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinde akla gelen gelmeyen her konuda bunu görmek mümkün. Ayhan da benim çok sevdiğim, çok değer verdiğim, radyoculara neredeyse beraber başladığımız ve beraber büyüdüğümüz, radyoculukta beraber zemin oluşturduğumuz bir insan. O iyi bir Galatasaraylı, ben iyi bir Fenerbahçeliyim. Fenerbahçe-Galatasaray muhabbetlerinde insanların birbirini şaka yoluyla kızdırması hep olur. Biz sizi nasıl yendik, Avrupa’da şu takıma nasıl yenildiniz gibi. Bunlar gırgır şamatadan ibaret, keyif için yapılan şeyler. Fenerbahçe eğer Sigma Olomoc’tan 7 tane yediyse bir Galatasaraylı tabi ki bizle kafa yapar. Galatasaray UEFA’yı alıp biz büyük takımız, bizden büyük yok, biz Avrupa Fatihi’yiz diyip de Tromso’ya elenirse ben de tabiî ki bu konu hakkında şakalar yaparım. O da benle şakalaşır falan.. Ama bazıları bunun suyunu kaçırıyor, 2 cümleden sonra bıçaklar, sopalar, kavgalar konuşmaya başlıyor. Biz de Ayhan’la bunları çok konuşuyoruz. Biz Ayhan’la iki ayrı takımı tutan ve birbirini çok seven iki insanın birbirini dövmeden, birbiriyle küsmeden sadece şakalaşarak bu işin keyifli hale getirilebileceğinin örneğini veriyoruz. Bunu böyle yapalım diye bir planlama yapmadık ama ikimiz de hayata aynı yönden bakan insanlar olduğumuz için birbirimizi çok seviyoruz, ayrı takımları tutuyoruz ve birbirimizi de kızdırıyoruz şaka yoluyla. Bunu Ayhancılar ve Cemciler diye fanatikleştirip bunlar sokakta birbiriyle karşılaşsa birbirlerini öldürür diye düşünen de var, ama şaka olduğunu idrak edenler de var tabi.
Sadece tuttuğunuz takımlarla ilgili olmasa da sürekli bir atışma söz konusu?
Tabi bu biraz da show dünyası, insanların beklentisi bu yönde. İki amatorun birbiriyle yarış içinde olmasıyla iki profosyonelin birbirleriyle yarış içinde olması farklı şeyler. İki tane söz ustasının, iki tane lafazan adamın atışması, Aşık atışması gibi. Hani iki tane aşık atışır, bu sayede birbirinden keyifli türküler, birbirinden keyifli maniler çıkar ortaya. Bir nevi bunun gibi, biz de iki radyocu olarak ara sıra atışır kapışırız ve ortaya güzel, lezzetli bir şey çıkar.
Programınızda yaptığınız İlker Yasin ve Deli Kadir tiplemelerinden dolayı Yavuzun Minibüsü’nü taklit ettiğinizi düşünen dinleyiciler de var?
Yavuz’da benim çok çok iyi arkadaşım. Burada Yavuzun Minibüsü’nü taklit etmem gibi bir şey söz konusu değil. Benim Fb Tv’de bir programım var, kendi radyo programımda da spor çok önemli bir yer işgal ediyor. Yani sporla alakalı, sporun show’a dönük yanını biz de programımızda kullanıyoruz. Ben ne Yavuz’u ne de İsmail’i taklit edecek gırtlak yapısına sahip değilim, keşke taklit edebilsem. Fanatik gazetesi reklamında da bir “Yapma Bunuuu!” meselesi var, bunu da benim seslendirmemi istediler, zaten uzun zamandır programımızda kullandığımız bir şey. Yavuz’un yaptığı daha farklı bir şey, bunun düşünülmesi abestle iştigalden başka bir şey değil.
Best FM’in dışında dinlediğiniz radyo programları var mı?
Ben genellikle müzik programlarını tercih ediyorum. Çünkü benim programımın özgün bir yapısı var ve ben bu özgün yapıyı bozmamak için Beyaz Show’da seyretmiyorum, Okan Bayulgen’de seyretmiyorum çünkü insan beyni oralardan bir şeyler kapabiliyor ister istemez.
“Belçika’da Radyo Anatolya Best FM’in yayınlarını gurbetçi vatandaşlara sunuyor”
Geçen haftalarda Belçika’da bir Türk radyosunun yıllık eğlencesine katıldınız. Best FM’in yayınlarını yayınlayan bir radyo. Belçika’da veya bir başka Avrupa ülkesinde Türk radyoları gerekli mi sizce, gelecekleri var mı?
Radyo Anatolya Best FM’in yayınlarını Brüksel’de veriyor ve Belçika’nın en çok dinlenen Türk radyosu. Burada bir kanun açıklığı var ve Avrupa’daki Türk radyoları da bu kanun açığını kullanıyorlar. Böyle radyolara da gerek var çünkü artık gurbetçi olayı da çok değişti. Eskiden gurbetçi diyince senede 1 hafta tatile gelen, ayda yılda bir mektup attığımız, ya da 40 yılda bir telefonla sesimizi duyarsak çok mutlu olduğumuz bir dönem vardı. Ama artık öyle bir noktaya gelindi ki, bir iş oluyor uçağa binip birkaç saate Türkiye’ye geliyorlar işlerini hallediyorlar, akşam yine gurbete geri dönüyorlar. Türkiye’nin Avrupa ile olan ilişkileri, oradaki vatandaşlarımızın Türkiye ile olan ilişkileri artık bu medya organını vazgeçilmez kıldı. Bir de biz Türkler çok ilginç insanlarız. Avrupa’daki ülkelere baktığımızda orda yaşayan insanlarımız ayrı mahalleler, ayrı semtler kurmuşlar ve orda Türkiye’deki yaşam şeklini uyguluyorlar. Bunun iyi olduğu noktaları da eleştirilecek noktaları da var. Mesela Belçika ve Almanya da bazı semtler de Türkçe tabelalar var, insanlar Türkçe konuşuyor. Belçika’da veya Almanya’da olduğunu arabalardan anlıyorsunuz sadece. Yoksa zannedersiniz ki İstanbul’un, Ankara’nın bir sokağı. Bu yüzden Avrupa’daki Türk radyolarını yararlı buluyorum. Birçoğu Türkiye’deki gündemi takip ediyor, gurbetçileri ilgilendiren haberleri damıtıp dinleyicilerine sunuyor ve gurbetteki Türklerin seveceği show programlarını, müzikleri hem internetten hem de frekanstan yayınlıyorlar. Radyo Anatolya şunu başarıyor: Avrupa’daki çoğu Türk radyosunu sadece internetten dinleyebiliyorsunuz. Ama Radyo Anatolya’nın Brüksel’e yayılmış havadan da yayını var, yani arabanızda da dinleyebiliyorsunuz. E tabi Avrupa’da yaşayıp aracınızı kullanırken Türk radyosu dinlemek büyük bir keyif ve oradaki vatandaşlarımız için inanılmaz bir lüks. Radyo Anatolya’da bizim yayınımız verildiği için Belçika’daki yakınına sesini duyurmak için yayına telefonla katılanlar, sms atarak selam yollamak isteyenler de oluyor. O sms’i okumam onları çok mutlu ediyor. Kısaca gurbette Türk radyosunu dinleyebilmek, Türkiye’deki gündemi takip edebilmek oradaki insanlar için çok önemli bir şey.
Aynı zamanda Fox TV’de bir spor programında da yorumcusunuz. Hani sırf siz varsınız diye, sporla ilgisi olmasa da sizi izleyenler oluyor mu?
Oluyor. Çünkü radyo programı yapan insanlar gizemli insanlardır biliyorsunuz. Radyoda görüntümüz olmadığı için çoğu insanın kafasında sadece bir sesiz. Cem Arslan diyince kimisi için kahkahası, kimisi için ses tonu, kimisi için esprileri akla geliyor ama hepsi sesle ilgili. Tabi birçok insan da sizi dinlerken “acaba bu adam neye benziyor”, “bu ses kimden çıkıyor”, “bu adam kırmızı mı mavi mi, kuyruğu, anteni var mı?”, “sarışın mı esmer mi, şişko mu zayıf mı” gibi her türlü fiziki ayrıntılarınızı da düşünüyor, merak ediyor. Dolayısıyla benim hem Fox TV’deki hem Fenerbahçe TV’deki programlarımı sporla alakası olmadığı halde, radyoda konuşan adam kimdir, konuşurken yüzünün aldığı şekil nasıldır, tipi nasıldır diyerek sporla ilgisi olmadan beni fiziki olarak merak ettiği için izleyen çok dinleyicim var.
Daha önce Kanal 7’de kısa bir süre dizide de oynamıştınız. Yine bir dizi veya sinema projesi olsa kabul eder misiniz? Oyunculuğu düşünüyor musunuz?
Kabul ederim. Şöyle söyleyeyim, ben bir radyocuyum. Bana ne iş yapıyorsunuz diye sorulduğunda radyo programcısıyım diyorum. Ama bu radyo programcısıyım kimliğiyle yarın kitap da yazabilirim, sinemada da oynayabilirim, dizide de oynayabilirim, bir televizyon programı da yapabilirim-ki şuan yapıyorum-, bir yerde sahneye de çıkabilirim ama sahneye çıktım diye tiyatrocu, şiir yazdım diye şair, sinemada oynadım diye oyuncu olmuyorum. Ben yine tüm işleri bir atom çekirdeği gibi düşünürseniz, radyoculuğumun merkezinde yapıyorum. Kendime yakışacak, radyo programımın içeriğine zarar vermeyecek ve beni dinleyicimin gözünde küçük düşürmeyecek projelerde memnuniyetle yer alabilirim. Birileri bana dizi,sit-com, sahne gibi teklifler taşıyorsa demek ki o birileri bana güveniyor ve yapabileceğime inanıyor ve yapabileceğime inanırken de radyo programımı dinleyerek kanaat getiriyor. Adam radyo programımı dinleyip oyunculuk yapabileceğimi düşünüyorsa ben bu enerjimi içimde saklı tutmak istemem..
Son olarak radyoculuk nereye kadar devam edecek?
Valla bana kalsa 90 yaşıma kadar devam ederim. Röportajın başında da dediğim gibi bizim iş senin istemenden ziyade piyasanın isteğine bağlı. Önce sen bana lazımsın diye seni içine çekiyor sonra da tamam senle işim bitti diyip kapının önüne koyuyor. Ben sistem beni kabul ettiği sürece bu işe devam etmeyi istiyorum, eğer benim isteğime göre şekil alacaksa tabii
Cem Arslan'a röportaj teklifimizi kırmayıp bize vakit ayırdığı için teşekkür ederiz. Cem Arslan'ı takip etmek için Best FM'de sabah 7.00-9.00 Gazoz Ağacı, akşam 17.00-18.00 Gazor. Ayrıca Fenerbahçe TV'de Pazar günleri saat 11.00 de Fenerium On Air ve Fox TV'de yine Pazar günleri 00.00-01.30 arası Verkaç'ı izleyebilirsiniz. Salı, Perşembe, Cumartesi ve Pazar günleri ise Takvim Gazetesi'nde okuyabilirsiniz
Enes İBİŞDAYI / RADYOSKOP.NET
Fotoğraflar: Halil ABAY
Yorumlar () |
 |
|
|
|
|